Kuruluşundan Bizans’a Yüzyıllara Damgasını Vuran ”ROMA İMPARATORLUĞU”

Dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan, tarihte pek çok uygarlığın dilini, edebiyatını, sanatını, mimarlığını, yasalarını ve yönetim biçimini etkileyen Roma; M.Ö. yaklaşık olarak 8. Yüzyılda bugünkü İtalya’nın Latium Bölgesi’nde Tiber Nehri’ne bakan tepelerde kurulmuş birkaç köyden oluşmaktaydı.\r\n\r\n  Yaklaşık 1200 yıl boyunca varlığını sürdüren Roma Uygarlığı, Batı Avrupa ve Akdeniz’i çevreleyen bölgeye egemen olmuştur. Batı dünyasındaki pek çok kültürel, siyasal ve sanatsal konunun gelişimine katkıda bulunan Roma Uygarlığı günümüz dünyası üzerinde bile büyük bir etkiye sahiptir. Kurulduğu dönemlerde babadan oğula geçen bir krallık yerine yöneticilerini kendilerinin seçtikleri bir cumhuriyetle yönetilen Roma, M.Ö. 27 yılında Augustu’un yönetimi döneminde imparatorluğa dönüşmüş, M.S. 395 yılında imparatorluğun doğu ve batı olarak ikiye bölünmesine kadar hızla genişleyerek Akdeniz dünyasının tek hakimi haline gelmiştir. Hükmettiği topraklarda pek çok eser bırakan Roma uygarlığının gelişmesi ve şekillenmesinde özellikle imparatorluğun Doğu Akdeniz’de ilerlemesinin önemli rolü vardır. Bu bölgede Helen kültürünü daha yakından tanıyan Romalılar, bu kültürle yakın bir etkileşim içerisine girmişlerdir. Bu etkileşim Etrüsk ve Latin kökenli Roma ile Helen geleneğinin bütünleştiği bir kültür doğmasını sağlamış ve bu kültürün ürünü olan sayısız eser yaratılmıştır. Kuruluşuna ilişkin pek çok efsane bulunan Roma’nın bilinen en yaygın kuruluş efsanesi Romus (Remus) ve Romulus efsanesidir.\r\n\r\n\r\n\r\nEfsaneye göre;  Roma, M.Ö. 27 Nisan 753 tarihinde Truva Prensi Aeneas’ın torunları olan Romus (Remus) ve Romulus isimli ikiz kardeşler tarafından kurulmuştur. Alba Longa’nın (İtalya’da bugünkü Lazio bölgesindeki antik kent) Latin kralı Numitor, kardeşi Amilius tarafından tahttan indirilmiştir. Tahta geçen Amilius, yeğeni Rhea Silvia’yı Vesta rahibesi yaparak tapınağa kapatmış ve çocuk yapmasını yasaklamıştır. Rhea Silvia’dan doğacak çocukların ilerde tahtına göz dikebileceklerini düşünmüştür. Rhea Silvia bir Vesta rahibesidir ancak tapınağa kapatıldıktan kısa bir süre sonra savaş tanrısı Mars’ın (Ares) tecavüzüne uğramış, bunun sonucunda Romus (Remus) ve Romulus isimli iki erek çocuk dünyaya gelmiştir. Bu ikizler yarı tanrıdır. Tahtının tehlikede olduğunu düşünen kral, Rhea Silvia’yı öldürtmüş, Romus ve Romulus’un boğdurulmasını emretmiştir. Bu emri alan kişi ikizleri bir sepete koymuş ve Tiber Nehri’nin sularına bırakmıştır. Efsaneye göre tanrı Mars’ın (Ares) gazabından korkan nehir ikizlerin sepetini Ostia kıyısına bırakmıştır. Dişi bir kurt (bazı anlatımlara göre de bir çobanın karısı) ikizleri kurtarıp büyütmüştür. İkizler büyüdüklerinde Alba Longa tahtını Numitor’a geri vermişler ardından kendi kentlerini kurmak istemişlerdir. Ancak şehrin ilk kralının kim olacağı konusunda anlaşmazlığa düşerler. Bu anlaşmazlık sonucunda Romulus kardeşi Romus’u öldürür. Kent Romulus’un adıyla anılmaya başlar.\r\n\r\nKentte kadın bulunmadığından Romulus, Sabin Krallığı’nı bir festivale davet eder ve Romalı erkekler Sabinli bakire kadınları kaçırırlar. Bu durum Romalıların Sabinlerle bütünleşmesine yol açmıştır.\r\n\r\n \r\n\r\nRoma kenti, Tiber Nehri’nin sığ bir bölümündeki yerleşimlerin gelişimi sonucu ortaya çıkmıştır. Arkeolojik bulgulara göre Roma muhtemelen M.Ö. 8. Yüzyılda kurulmuştur. Ancak bu tarih M.Ö. 10. Yüzyıla kadar götürülebilir. Etrüsklerin M.Ö. 7. Yüzyıl sonlarında aristokrat ve monarşik bir elit kesim oluşturarak bölgede siyasi kontrol sağladıkları anlaşılmaktadır. Etrüskler M.Ö. 6. Yüzyıl sonlarında bölgedeki güçlerini yitirmişler, bu noktada Latin ve Sabin kabileleri kendi devletlerini kurmuşlardır.\r\n\r\n \r\n\r\nBağımsız bir cumhuriyet olarak Roma’nın tarih sahnesine çıkışı M.Ö. 509’da Etrüsklü kralların kentten kovulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu tarihe kadar Etrüskler, Yunanlılardan öğrendikleri birçok şeyi Romalılara aktarmışlardır. Romalılar birçok konuda Etrüsklerden etkilenmekle birlikte kendi dilleri olan Latinceyi ve bazı geleneklerini değiştirmemişler, bağımsız kişiliklerini korumuşlardır. Etrüskleri topraklarından kovan Romalılar, babadan oğula geçen bir krallık yerine yöneticilerini kendilerinin seçtikleri bir cumhuriyet kurmuşlardır. Etrüskler zaman zaman Roma’ya saldırarak tahtlarını geri almaya çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Etrüsklerin Roma’dan ve Latium bölgesinden M.Ö. 470 civarında ayrıldığı tahmin edilmektedir.\r\n\r\n \r\n\r\nM.Ö. 390’lı yıllarda Galyalılar Roma’yı yağmalamışlar, yakıp yıkmışlardır. Kenti terk etmeyip direnen Romalı senatörleri katletmişlerdir. Bu saldırılara yalnızca surlarla çevrili olan Capitolium (Bugünkü Capitolino) Tepesi direnebilmiştir. Galyalılar ancak kenti büyük bir fidye karşılığında terk etmeye razı olmuşlardır. Sonraki yıllarda Galyalıların saldırılarını pek çok farklı saldırı izlemiş, bu saldırılara rağmen Roma, topraklarını genişletmeye devam etmiştir. M.Ö. 3. Yüzyılda Akdeniz ticaretini ele geçirmek amacıyla Roma ve Kartaca arasında büyük bir çekişme başlamıştır. Bu iki uygarlık arasında tarihte “Kartaca Savaşları” olarak anılan savaşlar dizisinin ilki M.Ö. 264 yılında başlamıştır. M.Ö. 146 yılında bu savaşların sonuncusu ile Kartaca tarihten silinmiştir. Aynı dönemlerde Romalıların büyük hayranlık duyduğu Yunan Uygarlığı Roma’da hızla yayılmaya başlamıştır. Makedonya kralı Anadolu’yu ve Yunan kentlerini tehdit ettiğinde bu kentler Roma’dan yardım istemiş, Roma 4 yıl boyunca Makedonya Krallığı ile savaşmış ve bunun sonucunda Makedonya ile Yunanistan birer Roma eyaleti haline gelmiştir.\r\n\r\nBu zaferler sonucunda güçlenen ve zenginleşen Roma’da mal ve köle ticareti gelişmeye, kişisel hırslar, yöneticilerin ve senatörlerin daha zengin olma istekleri gibi durumlar ortaya çıkmış, orduda Romalı yurttaşların yerini ücretli askerler almaya başlamıştır. M.Ö. 2. Yüzyılda Germen kabilelerini yenilgiye uğratan Roma ordusu Yunanistan’ı ve doğuyu tehdit eden Pontus kralı VI. Mithridates ile kanlı bir savaşa girişmiş, bu savaş sonucunda Romalı generallerden Pompeius Mithridates’i yenilgiye uğratmıştır.\r\n\r\nM.Ö. 1. Yüzyıl Roma’da Jül Sezar ve Pompeius arasındaki rekabetle geçmiştir. Uzun süren çekişmeler sonucunda M.Ö. 44 yılında Sezar bir senato toplantısının ardından hançerlenerek öldürülmüştür. Sonrasında tahta geçen Sezar’ın evlatlığı Octavius 45 yıl boyunca Roma’yı yönetmiştir. Roma’ya parlak bir dönem yaşatan Octavius’tan sonra yerine üvey oğlu Tiberiussonrasında ise henüz 25 yaşında olan Caligula geçmiştir.\r\n\r\nCaligula, Roma’nın en tanınmış ailelerini ortadan kaldırmış, geleneklere olan tepkisini göstermek için atını önce rahip ardından konsül ilan etmiştir. Birçok akrabasını öldürttü. Dört yıl süren acımasız ve kanlı bir saltanatın sonunda koruma görevlilerinden biri tarafından öldürüldü. Ardından tahta geçen Cladius döneminde imparatorluk güçlendiyse de onu zehirleyerek başa geçen Neron oldukça zalim bir yöneticiydi. Önde gelen yöneticileri, annesini ve karısını öldürtmüştür. İmparatorluk tarihinde çöküşün temellerinin Neron döneminde atıldığını söylemek yanlış olmaz. Neron’un savurganlığı, ordunun siyasete karışması imparatorluğun birçok noktasında ayaklanmalara yol açmıştır. Tüm bu olayların ardından orduyu da karşısına alan Neron intihar etmiştir.\r\n\r\n \r\n\r\nBu durumun ardından Romalı lejyonlar arasında kanlı çatışmalar baş göstermiştir. Flavius Hanedanı’nı kuran Vespasiaus bu kargaşaya son vermiş ve yönetimi ele geçirmiştir. M.S. 69 – 79 yılları arasında yönetimde olan Vespasiaus dönemindeki olumlu gelişmeler kendinden sonra gelen Titus ve Domitianus gibi imparatorlar döneminde de etkilerini sürdürmüştür.\r\n\r\nM.S. 79 yılında imparator Titus döneminde patlayan Vezüv Yanardağı bir Roma kenti olan Pompeii’yi yok etmiştir.\r\n\r\nM.S. 81 yılında Domitianus tahta geçmiştir. Özellikle imparatorluğunun son yıllarında Romalı halka görülmemiş bir terör yaşatan Domitianus M.S. 96’da ölmüştür. Daha sonra tahta geçenNerva yalnızca iki yıl yaşamıştır.\r\n\r\nSonrasında Traianus tahta geçmiş, imparatorluk sınırlarını genişletmiş, halkın devlete olan güvenini tekrar sağlamaya çalışmıştır.\r\n\r\nM.S.117’de imparator olan Hadrianus imparatorluğa uzun zamandır beklenen barışı ve bolluğu getirmiştir. İmparatorluğu baştan başa denetlemiş, zayıf bölgeleri surlarla güçlendirmiş ve M.S. 122 yılında İngiltere’ye kadar gitmiştir.\r\n\r\nSonrasında M.S. 138 – 161 yılları arasında Pius döneminde imparatorluk her alanda oldukça gelişmiştir. Marcus Aurelius ve Lucius Commodus’u evlat edinen imparator Pius M.S. 161’de ikisini birden tahta geçirmiştir. 8 yıl sonra M.S. 169 yılında Lucius Commodus ölmüş ve Marcus Aurelius tahtta tek başına kalmıştır.\r\n\r\nNerva’nın tahtta bulunduğu dönemden başlayarak Marcus Aurelius’a kadar süren dönem Roma tarihinin barış, huzur ve varlık içerisinde yaşadığı yıllar olmuştur. Bazı bölgelerde çıkan isyanlar bu huzurlu dönemin bitmekte olduğuna işaret etmiştir. Marcus Aurelius birçok isyanı bastırmışsa da bu durum barış ve huzur dolu günlerin sona ermesini engelleyememiştir. Aynı dönemde depremler ve su baskınları da Roma’nın büyük bölümünün yıkılmasına sebep olmuştur. Bu süreçte Marcus Aurelius vergileri olabildiğince azaltarak halkın güvenini tekrar sağlamaya çalışırken, imparatorluğun gücünü tehdit ettiğini düşündüğü Hristiyanlara karşı baskıcı bir siyaset izlemiştir.\r\n\r\nM.S. 180 yılında Marcus Aurelius’un ölümünden sonra Roma yaklaşık 100 yıl boyunca barbar kavimlerin saldırısı altında kalmıştır. Barbar, Eski Yunan ve Roma’da kendilerinden olmayan tüm kavimleri ifade etmek için kullanılan bir sözcüktü.\r\n\r\nM.S. 180’Lİ yıllara gelindiğinde Roma İmparatorluğu denetlenmesi oldukça güç bir büyüklüğe ulaşmıştı. En görkemli çağında kuzeyde İngiltere, güneyde Afrika, batıda Atlas Okyanusu, doğuda ise Mezopotamya sınırlarına dayanıyordu. İmparatorluk sınırlarının bu denli genişlemesi Roma’nın eyaletler üzerindeki doğrudan yönetimini oldukça zorlaştırıyordu. Sınırları korumak ve oldukça büyük bir orduyu besleme zorunluluğu imparatorluğun başlıca sorunu haline gelmişti.\r\n\r\nMarcus Aurelius’tan sonra tahta geçen oğlu Commodus döneminde (M.S. 180 – 192) imparatorlukta iç çekişmeler baş göstermiştir. Commodus’tan sonra tahta geçen Septimus Severus döneminde cumhuriyet kurumları teker teker yıkılmaya başlamıştır. M.S. 235 yılına kadar süren Severus Hanedanı döneminde imparatorluğun askeri ve mali gücü büyük oranda sarsılmıştır. Askeri ve mali sorunlar, iç çekişmeler öyle bir hal almıştır ki Severus Hanedanı’ndan gelen hiçbir imparator eceli ile ölmemiştir. Doğudan gelen Sasani saldırıları, barbar akınları ve iç savaşlar birçok Roma kentinin yıkılmasına, imparatorluğun hızla zayıflamasına sebep olmuştur. Bu çöküş döneminin en önemli gelişmelerinden biri olarak değerlendirilebilecek durum Hristiyanlığın rahat ve özgür bir ortamda yayılma olanağı bulmasıdır.\r\n\r\nM.S. 3. Yüzyılda imparatorluğu yönetmek o kadar güçleşmiştir ki imparator Diocletianus M.S. 286 yılında Roma İmparatorluğu’nun topraklarını dört yönetim bölgesine ayırmıştır. “Tethrarkia” (dörtlü yönetim) ismi verilen bu yönetim biçimiyle Roma imparatorluğu toprakları doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmış, her iki bölümde de “augustus” ismi verilen bir imparator ve “sezar” ismi verilen yardımcısı toprakları birlikte yönetmiştir. İmparator Diocletianus orduyu yeniden kurmuş, Sasani saldırılarını durdurmayı başarmıştır. İmparatorluğun tekrar güç kazanmasını sağlayan Diocletianus Milano’yu batı imparatorluğunun, Roma’yı ise doğu imparatorluğunun başkenti ilan etmiştir. Bu durum sonucunda Roma kenti eski önemini yitirmiştir. Diocletianus’un kurduğu dörtlü yönetim şekli yalnızca 30 yıl devam etmiş, kendisinin ölümünden sonra çıkan iç çatışmaları bastırıp yönetimi ele geçiren oğlu I. Constantinus (Büyük Constantin) Hristiyan askerlerin de desteğini alarak diğer üç yöneticiyi saf dışı bırakmayı başarmıştır.\r\n\r\nConstantinus M.S. 330 yılında Asya ve Avrupa’nın kesiştiği noktada kurduğu kente kendi ismini vermiş, bu kenti (Constantinoplis) Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan etmiştir.\r\n\r\nConstantinus’un imparatorluğu süresindeki en önemli gelişmelerden biri Hristiyanlığı kabul etmesi olmuştur. Bu dönem öncesindeki 300 yıllık süreçte sürekli olarak baskı altında olan Hristiyanlar İmparator I. Constantinus’un Hristiyan olmasıyla bu baskılardan kurtulmuşlardır.\r\n\r\nİmparator I. Constantinus’tan sonra Roma imparatorluğu hızla çökme sürecine girmiş ve ikiye ayrılmıştır. Her iki kesimin de imparatoru önem açısından eşittir. Constantinopolis imparatorluğun doğu kesiminin, Milano ise batı kesiminin başkentidir.\r\n\r\nBu süreçte I. Valentiniaus batıda, kardeşi Valens ise doğuda hüküm sürmeye başlamıştır.\r\n\r\nValens, M.S. 378 yılında Gotlara yenildi ve ordusunun büyük bölümünü kaybetti. Bu savaş sonucunda yüzyıllardır dünyayı egemenliği altında tutan Roma Lejyonları tarihten silindi.\r\n\r\nBatı Roma M.S. 451 yılında Hun İmparatoru Attila’nın saldırısından Papanın ricası sayesinde kurtulduysa da M.S. 476 yılında İmparator Romulus Augustulus, Germenlere yenilmiş, Batı Roma İmparatorluğu tarihten silinmiştir.\r\n\r\n \r\n\r\nYüzyıllara damgasını vurmuş olan Roma İmparatorluğu’nun egemenliğini sürdürmek ise Doğu Roma’ya kalmıştır. Bugün Bizans İmparatorluğu olarak da bilinen Doğu Roma İmparatorluğu Asya ve Yunan geleneklerinin bütünleştiği bir kültürle 15. Yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür. 10. Yüzyılda en parlak ve görkemli dönemlerini yaşayan imparatorluk bu yüzyıldan sonra zayıflamaya ve eski gücünü yitirmeye başlamış 1453 yılında tarihten silinmiştir.\r\n\r\nTarihten silinmiş olmasına karşın yüzyıllar boyunca birçok uygarlığın kültürünü, sanatını, mimarlığını, yönetim biçimini ve daha pek çok özelliğini etkilemiş olan Roma Uygarlığı günümüz dünyası üzerinde bile büyük bir etkiye sahip olan, hiç kuşkusuz insanlığın gelişiminde oldukça büyük bir role sahip olan, tarihin en büyük uygarlıklarından biridir…

Facebook Twitter Google+ LinkedIn

Leave a Reply